
Küçükken hep özenmişimdir, yazlığı olupta okullar kapanır kapanmaz soluğu orada alıp, tüm yaz tatilini böyle geçirenlere. Çocuk aklı işte. Anne, baba memur olunca, bizim tatillerimiz 2, bazen de 3 hafta sürer ve biterdi. Bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu, 1 haftadan uzun tatilin yapılamadığı özel sektör gerçeğiyle tanışınca anladım. Bugün Kıvılcım'ın 1 haftalık izni sona erdi ve sabah yolcu ettik, bakalım babanın yokluğunu ne zaman farkedecek Yağmur.
Ben işe başladıktan 1 sene sonra, bizimkiler yazlık aldı. Hiç ara vermeden çalıştığım için de, çocukluğumdan beri yapamadığım yazlık keyfini, bu yaz oğluşumla birlikte yapacağım diye, Eylül'e kadar izin aldım. Ama hayat işte... Ben evden çalışıyorum, anneanne ve dede Yağmur'a bakıyor.
Teyzeyi evlendirip, Pazartesi günü yazlığa geldik. Sıcak hava ve sivrisinekler karşıladı bizi. İlk gece, cibinliğini takmadığımız için oğluşum sivrisinek ısırıklarıyla tanıştı. Akşam saat 9'dan 11'e kadar her 20 dakikada bir uyandı. 2. gün cibinliğini taktık da rahat etti yavrucak.
Yağmur suyu hep seven bir çocuk oldu. Doğduğunun ertesi günü, hastanede hemşireden bebek bakım eğitimi alırken yıkadılar Yağmur'u. Diğer bebekler ciyak ciyak bağırırken, bizimkinin gıkı çıkmadı. Hemşireler bile, nasıl bebek bu yıkanırken ağlamıyor, diye çok şaşırmışlardı. O gün bugündür de hiç ağlamadı yıkanırken. Çevreye ilgisinin artmaya başlamasıyla da suyla oynamaya, banyonun keyfini çıkarmaya başladı. Biz de buna güvenip, yazın Yağmur'u sokucaz denize ooohh şahane başlıcak yüzmeye diye düşünüyorduk. Ama hiç beklediğimiz gibi olmadı tepkisi maalesef. Hata bizde tabii, hiç alıştırmadan çocuğu, mayo bezini giydirip, kucakladığımız gibi soluğu denizde aldık. Biraz korkudan, biraz üşümekten, artık başka neler hissettiyse o sebeplerden, kocaman kocaman açıp gözlerini, yapıştı kucağa, hiç bırakmamacasına. Islatmaya bacaklarından başlamamızla birlikte mızıklanmaya başladı. Sahilde kendisini bekleyen anneannesinin kucağına gidene kadar da devam etti mızıklanmaya. Sahilde keyfi pek yerindeydi ama. Suda deneyemediği simidini kumlarda denedi, sevdi. 2.gün yine aynı hatayı tekrarlamakta ısrar eden anne babaya yanıtı, daha suya bile deymeden mızıklanarak verdi. Sonrasında zaten iş yetiştirdiğim için, deniz maceramıza birkaç gün ara verdik.
Bu arada hergün yeni birşeyler yapmaya devam ediyor bıdık. Dönmeye başladığından beri, altını değiştirmek, her geçen gün zorlaşıyordu, şimdi bir kademe daha zor. Çünkü yatar pozisyondan, oturur pozisyona geçmeye çalışıyor sürekli. Hatta bir kez oturabilmiş bile, ben göremedim ama dedesi anlattı. Bugün de koltukta otururken, aşağıya indi kendi kendine, tabii dedesi birkaç milim ötede onu tutmayı beklerken.
Öğrendiği başka yeni hareketler de var. Doğduğundan beri kucak delisi bir çocuk Yağmur. En mutlu olduğu anlar, kucakta geçirdiği zamanlar. Çocuk sevgiyle, ilgiyle, dokunarak büyür diyerek, hiç çekinmedim kucağa almaya. Aman alışmasın diye bir kaygım da hiç olmadı. Alışsın paşa oğlum, nasılsa biraz ayaklanınca kendisi istemiyecek. Biz de peşinden, dur da azıcık sarılayım, dokunayım sana, diyerek koşturacağız. En azından etraftan gördüklerim hep böyle... Yağmur'a gel gel yapınca, kucağa gelecek diye sevinir, kocaman gülümserdi. Bugünlerde kendisi kollarını açıp, kimin kucağına gitmek istiyorsa ona doğru hamle yaparak, bir güzel kucaklatıyor kendini, hem de gel gel yapmamızı beklemeden.
Uyku düzeni ise bir garip geldiğimizden beri. Bazı günler, (bu kadar ay boyunca hiç yapmamıştı) oynarken kendi kendine uyyakalıyor, ben şoklardayım tabii her seferinde. Bazı günler de, saatlerce uğraşıyoruz uyutucaz diye. Gece birkaç kez uyanıyor, alışılageldiği üzere. Çoğu kez de dış seslerden dolayı. Misal, her gece saat 12'de vidanjör geliyor. Tv'nin sesini sonuna kadar açan yazlıkçılar, kapı önünde saatlerce çene çalan, gülüşen teyzeler, motorcu gençlik... derken yavrunun uykusu bölük pörçük oluyor. Ama sanırım her geçen gün biraz daha alışıyor bu seslere.
Yemek düzenimiz de eehh idare eder diyelim. Kahvaltıyı hala sevmiyor. Acıkınca yer belki diye, kahvaltı saati sabah 10'a bile sarkıyor bazı günler. Bazen yemiyor bazen de yarısını yiyor. Yoğurdu ise hiç yemiyor. Ağzını kitliyor, güldürelim 1-2 lokma sokarız belki aradan diyoruz, gülmek için bile açmıyor sıpa. İçine bisküvi, muz, şeftali... ne kattıysak fayda etmiyor bir süredir ki muz en sevdiği, hiç hayır demediği tek yiyecek. Hazır yoğurdu ise denemeye başladığımız ilk günler yiyordu, şimdi o da kesildi tamamen. Doktorun sakın inalaşmayın, 1 hafta ara verin sonra tekrar deneyin demesiyle, şimdilik hepimiz bu çileden kurtulduk. Akşamki muhallebi öğünü öğleden sonraya kaydı, bizimkinin de keyfine diyecek yok muhallebi yerken. Birkaç kaşık bıraksa da ben de nasiplensem diye gözünün içine bakıyorum ama yoook, silip süpürüyor hepsini. Geçen gün dolaşmaya çıktığında dedesiyle, o gelene kadar soğusun diye yaptım muhallebiyi, baktım cıvık oldu. Görünürde de olmadıklarından, şimdi cıvık cıvık yedirmeyeyim çocuğa deyip, indirdim mideye, ona da yeniden yaptım. Ooohhh sefam olsun...

Bir dakka bir dakka... O "motorcu gençlik" konusu o kadar hafif değil, duyanlar da burada Hell's Angels (http://en.wikipedia.org/wiki/Hells_Angels) ya da Sons of Anarchy'nin Türkiye şubesinden bahsediyoruz sanacak.
YanıtlaSilLafı daha uzatmadan açıklayayım, bu motorcu gençlik, aslında tek kişilik bir terör unsuru. (Marvel dünyasına aşina olanlar gözünün önüne Deadpool, Solo, Nitro ya da Punisher'ı getirsin. Diğerleri ise Maval okusun, özellikle Civil War'u (http://en.wikipedia.org/wiki/Civil_War_%28comics%29) tavsiye ederim.)
Uzaktan görebildiğim kadarıyla beş-altı yaşlarında bir velet kendisi. (Kafasında kask olduğu için eşgalini çıkartamadım.) Anladığım kadarıyla babasının "Geleceğin Schumisini ben yetiştireceğim" programı doğrultusunda, altındaki benzinli irice bir maket araba ile gocart kırması dört tekerli dalgamotor ile kasabada saatte on kilometreye varan hızlarda bir kasırga gibi esmekte.
Anladığım kadarıyla beyzade öğlen uykularına gıcık, kendi uyumadığı gibi iki kilometrelik yarıçapta da kimseyi de uyutturmamaya niyetli.
Kendisini güvenli sürüş konusunda biraz uyarmak, hatta sürüşten tamamen vazgeçirmek amaçlı mahalle arası savaşlarda kullandığımız elektrik tesisat borusu ile kağıttan külah atma (tüf tüf diye de adlandırılır) silahından imal edip kendisini birkaç kez vurmayı bile aklımdan geçirdim. 11 Eylül sonrası ateşli silah kategorisine alınıp, kabin yasağı getirilen (inanmayan kendisine bir tane yapıp, İstanbul - NY uçağına bir sokmayı denesin bakalım) , çocukluğumuzun uzun namlulu gerilla silahını kullanmayalı bayağı olmuştu. Fekat bu hevesim paslı olmayan bir tek çivi bile bulamadığım yüklükte, yoğun tetanoz tehlikesi altında birden söndü.
Ne anlatıyordum bu arada?
Ha evet, bizimkileri Edremit'ten aldıktan sonra, hızla Yalova'ya doğru yola koyulduk. Hemen her zaman vapuru, deniz otobüsüne, arabalı vapuru da, arabalı deniz otobüsüne tercih eden ben, bir kez daha bu seçimin ne kadar doğru olduğunu gördüm. Açık havada denize nazır bir çay içmenin, rüzgarı boynunuzda hissetmenin, martılara simit atmanın keyfi olmadı mı ne anladım ben o deniz taşıtından. Hızlı feribotmuş... Hiçbişey anlamıyorsun ki hızından, tavuk kümesi kadar yere beşyüz kişi tıkılıyorsun, ne açık havası var ne bir şey, öyle kös kös oturuyorsun.
Ama haklarını vermek lazım, kendi içlerinde tutarlılar. Denizle bir alakası kalmamış bu hızlı deniz şeysilerinin, çayla alakası olmayan sallama çay (aaa buldum, ona da hızlı çay desinler, instınt kaffi hesabı) servisi yapmasını çok uygun buldum. Kesin Faucoult ya da Baudrillard, ipin ucunu burdan yakalayıp çok daha derine inerlerdi ama, 700 km aralıksız direksiyon salladıktan sonra beni aşar. (Üstatlara saygıda kusur etmeyelim öncesinde de aşar).