Bu, blogtaki 100. post. Son günlerde biraz vites düşürdüm kabul, ama ben bu kadar devam edebileceğimi bile tahmin etmiyordum açıkcası. Nice 100’leri hatta 1000’leri görürüz inşallah.
Yağmur her gün bizi şaşırtmaya devam ediyor. Bazen babasıyla bakakalıyoruz birbirimize, yok artık bunu da söylemiş olamaz, diyerek.
En yakın örnek 2-3 saat önce yaşandı. Buzdolabından bir şeyler almak için eğildiğimde, babası ‘belin açılıyor, dikkat et, dedi. Yağmur da hemen ardından ‘ayıp ayıp’ dedi. Hala şoktayız.
Dün sabah evden çıkarken babası, ben işe gidiyorum, bir şey istiyor musun, dedi. Bizim sıpa başladı siparişleri saymaya. Portuk (portakal), emma (elma), muş (muz), yoyt (yoğurt), şüt (süt), bal… Yine kalakaldık tabii. 2 saat sonra ben evden çıkarken (evet babası kargalardan önce kalkıp gidiyor işe) sordum, bir şey isteyip istemediğini. Aynı siparişleri bana da verdi. Ne olur ne olmaz tabii değil mi, biri almazsa diğeri alır.
Yemeklerini kendi yemek istiyor artık. Benim verdiklerimi max. 3 çiğnemeden sonra, hatta bazen direk çıkartıyor ağzından. Genelde elindeki çatalı yemeklere batıramıyor. Hal böyle olunca, avuçlaya avuçlaya yiyor yemeğini. Birkaç lokma sonra sıkılıyor. İn, in diyerek mama sandalyesinde ayağa kalkıyor, mecburen indiriyoruz yere. Bu arada biz yemeğimizi bitirmemiş oluyoruz tabii. Başlıyor mızıklanmaya, gaaalllk, gaaallk (kalk) diye elimden tutup beni çekiştirmeye başlıyor, pes edip kalkana kadar. Kalkınca da bir keyifleniyor ki, sanki biraz önce mızıklayan, bağıran çocuk o değil.
İstediği şeyleri hemen yaparsak, ya da bize anlatmaya çalıştığı şeyleri onu çok uğraştırmadan anlarsak, başlıyor pis pis sırıtmaya, acayip keyifleniyor.
Yeni alışkanlığımız sadece kendi kendine yemeğe çalışması değil, bir de bana yedirmeye çalışıyor eliyle. Haammm, haaammm da diyor elindeki yiyeceği, yiyene kadar. Ne ağzım doludan anlıyor, ne tokumdan. Yedirene kadar haaammm haaaammm diye diye uzatmaya devam ediyor. Ben de mi böyle yapıyorum acaba yaaa…
Sürekli bi yerlerden bir şeyler bulup getirip bize uzatıyor. Verirken de tesekü, tesekü (teşekkür) diyor. Özellikle de kütüphanedeki kitapları getirip vermeyi çok seviyor.
Kitapların kapaklarında gördüğü 35-40 yaş üzeri her adama dede diyor. Favorisi Jules Verne kitaplarının kapakları. Sadece kitaplarda da değil, tv’de ya da sokakta gördüğü adamlara da dede dede diyor. Hatta markete gitmeye utanır olduk. Halbuki dedelerini de çok uzun zamandır ayırt ediyor. Daha gençten gördüklerine amda (amca) diyor. Çocuklara da abiii (abi), i’yi bir uzatışı var, evlere şenlik.
Bahsedecek konu çok olunca konudan konuya atlıyorum. Yemek sofrasından bu kadar hırsla bizi özellikle de beni kaldırmak istemesinin sebebi çalışma odasına gitmek. Sandalyenin yanına gelip, otu otu (otur) diyor. Sen mi ben mi dediğimizde, bazen sen bazen ben diyor, aslında biliyoruz ki hep kendini kastediyor. Koltuğa oturduğunda ise acayip bir keyifle hard diskleri karıştırıyor. Sonra hoparlör-radyoyla oynuyor, hangi kanal ne denk gelirse artık. Mouse ve klavyeye basıyor bolca. Ekranın ışığını açıp kapatıyor. İzin vermezsek bunları yapmasına, kriz geçiriyor.
Bir de dışarı çıkarken montunu giydirememe durumumuz var. Onu da sonra anlatayım artık.
Emzirme bitti ama gece mesailerine devam, bunun ayrıntıları da gelecek post’ta. Fragman verir gibi oldu sanırım :))

Nice 100. postlar olur inşallah:)
YanıtlaSilPrensesin gelişimin maşallahı var bu dönemlerde konuşmaları o kadar tatlı oluyor ki:)
Teşekkürler, prens olacaktı ama :)
YanıtlaSil