
Bizim oğlan gezmeyi çok seviyor. Dışarı çıkacağını da hemen anlıyor ve ruh hali anında değişiyor.
Kucakta çıkıyorsa, biliyor ki babanneye gidiyor. 2 bina yana götürmenin en pratik yolu kucak. Ama artık kanguruda rahat edemiyor beyefendi. Hem öne, hem arkaya, sağa, sola, havaya, heryere bakmak istiyor kafasını ışık hızında çevirerek.
Eğer yürüyüş mesafesinde bir yere gidiyorsak, pusetine oturttuğumuzda, huysuzluk yapıyorsa bile o huysuz çocuktan eser kalmıyor. Yol boyu herkese gülücükler dağıtıp, istediği ilgiyi görmeyi de başarıyor.
Arabayla bir yere gideceksek de, daha evden çıkmadan ana kucağına oturtuyoruz Yağmur'u. Önce pek tepki vermiyor ama arabaya bindiğimiz gibi başlıyor mızıklanmaya. Hiç sevemedi 'ana kucağı' denen annesinin kucağıyla hiçbir alakası olmayan, sıkışık nesneyi. Daha küçükken idare etmesi kolaydı, birkaç şarkıya (kırmızı balık, ali babanın çiftliği...vs) tav olur, biraz çıngırak sallayınca huysuzluk falan kalmazdı.
Son zamanlarda, sıcakların da etkisiyle sanırım (deli gibi terliyor yattığı yerde) bu rahatsızlık ayyuka çıktı. Özellikle de koltuk zorunluluğunun geldiği tarihten beri, ağlamalarına kayıtsız kalamıyoruz ve sonrasında Yağmur kucakta nasıl keyifli yolculuk ediyor belli değil.
Pazar günü de halayı ziyarete gittik, halanın bebişi Deniz'in 40. günü münasebetiyle.
Sıkıntılı bir dönüş yolculuğu, babannenin köprü kartını unuttuğunu farketmesiyle, şahane bir olaya dönüştü. Yağmur ilk feribot yolculuğunu yapmış oldu. Etrafına bol bol şaşkın gözlerle bakarak, herşeyi kaydetti.
(not: bir önceki yazının fotoğrafı, mucize gibi bişeydi)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder